21 Kasım 2009 Cumartesi

(dante-5) gibi ortasındayız ömrün

ilahi komedya'da, "hayat yolculuğumuzun ortasında, kendimi karanlık bir ormanda buldum" dediğinde dante, kitapta 35 yaşındaydı. cahit sıtkı ünlü şiirinde "yaş 35, yolun yarısı eder. dante gibi ortasındayız ömrün" diye dante'ye gönderme yaptığında ise 37.

ne yazık ki, hayat dante'yi 56 yaşında; cahit sıtkı tarancı'yı ise 46 yaşında göt etti.

kardeşim doğduğunda 2, kardeşimi itersem kafasının bir yere çarpıp yarılabileceğini öğrendiğimde 4 yaşındaydım. hâlâ alnında bulunan şişlik, şu hayattaki kalıcı ilk eserimdir.

hoşlandığın kızı öpmeye çalıştığında tokat yiyebileceğini 6 yaşında, tokat yemenin bu uğurda göze alınabilecek bir şey olduğunu ise 16 yaşında öğrendim.

maradona'yı faal olarak futbol oynarken izlemem 7 yaşıma rastlar, jordan'ın uçtuğunu görmem 15. ki 15 yaş ali sami yen tribünleri ile tanıştığım yaştır. aynı tribünde only you bayrağı altında ayazda donacak olmam ise, bundan 10 sene sonra gerçekleşecektir.

ilk kasetim technotronic'i aldığımda 9, indiana jones son macera sinemada izlediğim ilk film olduğunda 10 yaşındaydım. aynı zamanda örümcek adam olmadığımı ve dolayısı ile süper güçlere sahip olmadığımı tecrübe ettiğim yaşlardan biridir 9.

halıya basıyor olmanın ne kadar büyük bir lüks olduğunu öğrenmem 25 yaşına rastlar. babayı özlemenin özlemlerinin en büyüğü, anne kokusunun ise parfüm olarak şişelenmesi gerektiğini düşünmem yine 25 yaşında teskeremi aldığım gün öğrendiğim bir şeydir.

18 yaşına basmanın hayattaki en önemli şey olduğunu düşünmem 17, çok da bir numarası olmadığını anlamam 19 yaşıma tekabül eder.

üniversite sınavını kazanamayışım 18, üniversiteden mezun oluşum 24 yaşıma denk gelir.

hayal kırıklığını en ağır yaşadığım yaş 23, yeryüzündeki en güzel şeyle tanışmam 24, içinde adının olduğu yüzüğün parmağımda ağırlık yapmaya başlaması 29'dur.

bugün tıpkı dante gibi hayat yolculuğumun neresinde olduğumu bilmiyorum. dante'nin aksine biliyormuş gibi artistlik de yapmıyorum. fakat geride bıraktığım 30 yılın bana ne kattığını çok iyi biliyorum. hayal kırıklığı, üzüntü, ölüm, doğum, keder, kaybetmek, kazanmak, umutsuzluk, umut, arkadaşlık, düşmanlık, kin, nefret, sevgi 30 yıl boyunca her neredeyse her yıl, hatta bazen her ay tecrübe ettiğim duygular. bana bu duyguları yaşatan herkese, ama istisnasız herkese geride bıraktığım 10950 gün için 10950 defa teşekkür ederim. bugünkü beni oluşturan şeyler bu yaşanmışlıklar ve buna sebep oldukları için hepsine minnettarım.

30 yaşında olmak beni kesinlikle üzmüyor. aksine önümdeki yıllarda daha çok şey tecrübe edeceğimi bilmek beni çok heyecanlandırıyor. eğer dante gibi ortasındaysak ömrün, ikinci yarısı da ilk yarısı gibiyse, çok çekişmeli, bol gollü bir maç seyredeceğiz demektir.

ve bugün 20 yaşında olan bir genci kesinlikle kıskanmıyorum. onun yerinde olasım yok.
çünkü jordan'nın kobe'den daha iyi olduğunu okumadım. gördüm. biliyorum.
çünkü hayatımın bir evresinde "asitçi misin, metalci misin?" sorusuna maruz kalmış bir adamım ben.
çünkü maradona'yı canlı izledim diyorum arkadaşım, hesap et işte.

3-0 öndeyim.
şimdi onlar düşünsün.

15 Temmuz 2009 Çarşamba

merak etmeyin

bir ayı geçti yazmayalı. sorduğunuz için sağolun anasını satıyım. öldüm mü kaldım mı umrunuzda değil. gravdan arkadaşmışsınız hepiniz (:

neden yazmıyorum? tatilde değilim, çok niyetlendim ama henüz ölmedim, işler güçler de sorun değil.

bambaşka bir şey peşindeyim. eğer yakın zamanda gerçekleşirse, blogumun çehresini komple değiştirmek zorunda kalacağım.

bakalım, hayırlısı.

07 Haziran 2009 Pazar

keane

masstival dahilinde eylülde türkiye'ye geliyormuş.

kendileri topaç bir soliste sahip. böyle yanaklarını sıkasın geliyor adamın. şarkılarında gitar kullanmasalarda, arada bu artistliğe araya bas gitar sokarak ara verebiliyorlar. fena halde coldplay'i ya da travis'i andırdığı doğru; ama sanki farklı da gibi. insan onu da seviyor, bunu da seviyor. coldplay'le yeni tanışan her ergenin yaptığı gibi radiohead'le birilerini kıyaslamam gerekirse illa keane'i kıyaslarım.

yok lan şaka; kıyaslamam, manyak mıyım? radiohead olması için kırk fırın ekmek yemesi gerekli. gerçi coldplay'in de en az 30 fırına ihtiyacı var.

ama işte türkiye'ye gelmeleri süper. üstelik faith no more ile birlikte gelmeleri süper. eylülü iple çekiyoruz.

this is the last time desin arakadaşar; o yanaklarla radiohead olamayacaklarını siz de anlayacaksınız.

06 Haziran 2009 Cumartesi

sanırım delirdik

- bakalım bu seferki yazımızda, dandik yılmaz özdil tarzını yakalayabilecek miyiz? -

işten erken geldim eve az önce. böylece haberlere göz atma şansını yakalayabildim. büyüdükçe babama benziyorum aslında. evde, televizyona en hakim yerde konuşlanmış tekli koltuğa oturup hiç sıkılmadan haberleri seyrediyorum. hani sanki tek eksiğim, yeni yeni ingilizce öğrenmeye başlamış, arada yabancı bir kanal açıp, "ne diyorlar şimdi?" diye sorup delirteceğim bir çocuk. allah'tan işten erken çıkıp gelmişim, çünkü şunu farkettim haberleri izlerken: ben acayip normal bir adammışım birader.

ilk haber çocuğun teki hakkında; kız arkadaşının kafasını kesmiş, nerede olduğu belli değil. hani kabul; 3 csi dizisi ardından, hiç midem bulanmadan bir de dexter izleyebilen bir insanım da, kız arkadaşının kafasını kesmek nedir ya? karpuz mu dilimliyorsun arkadaşım. kimden öğrendin anasını satıyım kafa kesmeyi. bizim zamanımızda en fazla gerizekalı ergen gençler, kız arkadaşının etek giymesini yasaklardı, ne biliyim gücünün yetebildiği tek canlı olduğundan kız arkadaşına tokat falan atardı. bu ne lan.

ikinci, kendisini aşığı ile yakaladığı için öz çocuğunu sevgilisi ile ortak olup öldüren ve cesedini tarlaya atan bir anne hakkında. ilk duyduğunda durumu çözmeye çalışıyorsun;

bir anne var, kocasını aldatıyor. (olur, yani olmaması lazım da olur yani, bunu kabul ettik diyelim)
çocuğu annesini yakalıyor. (bu da tamam)
anne yakalandığı için çocuğunu öldürüp, cesedini tarlaya atıyor. (bu ne be. karı gömmekle de uğraşmıyor anasını satıyım, bildiğin kurda kuşa yem ediyor çocuğunu)
bu da yetmiyor, "oğlum kayıp" diye ağlıyor. (şaka yapıyorsam aha böyle olayım; bu kadın hapishanede oyunculuk dersi vermeli. amerika'da falan doğsa on numara film artisti olur)

acayip bir gece geçiriyorum ama bitecek gibi değil. üçüncü haber konya'dan. kadının teki komşusunun kızını alıyor, sobada diri diri yakıyor. sonra komşusuna gidiyor, kayıp kız için ağlıyor, yalandan arıyor falan. benzer bir olayı birkaç gün önce de duydum, kadın komşusunun öldürdüğü çocuğunu sandıkta saklıyordu.

son haber adana'dan geliyor. adamın teki evde oturuyor, sabahtan akşama kadar eve gireni vuruyor, gideni vuruyor. 8 tane cinayet, aynı evde, aynı silahla. bir allah'ın kulu da "yahu üst katta havai fişek mi patlatıyorlar acaba" diye merak etmiyor. ulan her gün sizin apartmanda 8 adet silah sesi mi duyuluyor anlamadım ki. "bugün apartmanda kimse ölmedi, bir terslik olmalı" diye mi gidiyorsunuz siz karakola.

bunlar bana niye ters geliyor söyleyeyim. ben 7 katlı bir apartmanda, kapısı 12 saat açık bir dairede büyüdüm. 10 yaşına kadar karşı dairenin de bizim olduğuna, komşuannne dediğim insanın bizimle birlikte aynı evde yaşadığına inandım. sabah 6:30'da sebahat komşuannemin kapısını tekmeleyerek, pınar ablamın yanına yatan bir çocuktum. ben, birinci kattaki aynur teyzenin zor geldiği için oyunun tam ortasında, zırt pırt bakkala gönderdiği, paranın üstü ile kendime sakız alan bir çocuktum. top oynamaktan kan ter içinde kalıp susadığımda "anneeeaaaa, anneeeaaaa" diye bağırdığım zaman, anneme kalmadan, buzluktan sürahiyi çıkarıp içine de biraz çeşme suyu koyup susuzluğumu gideren de aynı aynur teyzeydi. sünnet olduğumda, şehir dışından gelen akrabaları ağırlamak için birbiri ile yarışan insanların oturduğu 14 haneli bir apartmandı bizimki.

aynur teyzenin beni sobada pişirme gibi bir düşüncesi olduğu aklımın ucuna gelmezdi. yok yani eminim koşuannem de öldürüp sandığa koymazdı beni. bi işte sünnet olacağım zaman kafamı balta ile keseceklerini idda eden yekta diye bir lavuk vardı, allah'tan kısa süre kaldı apartmanda, taşındılar.

bu yüzden şaşırıyorum belki de. bu hayat bir test ise insanoğlu olarak kaldık arkadaş. daha ne testi.

- pek yılmaz özdil dandikliğinde olmadı sanırım, bir daha deneyeyim -

münevver.
hayatının baharında.
kafasını kestikler,
bir ilk baharda.

komşusunun kızını yakmış başka biri.
sobada.
delirdik milletçe anasını satıyım.

başbakan nerede?
mecliste israil'e peşkeş peşinde.

adana'da 8 ölü.
bizimki mayın derdine.

- bu sanırım yeteri kadar yılmaz özdil dandikliğinde oldu -

blog dinamikleri #4

haziran'a değişikliklerle giriyoruz. renkli gözlük, ofc, gunto's blog ve qm butterfly'a veda ettik; flying dutchman'e ve scugnizzi'ye hoşgeldin diyoruz.

03 Mayıs 2009 Pazar

o neydi lan!




real madrid - barcelona : 2 - 6


sonra gel türkiye ligi'nde maç seyret, digiturk'e verdiğin paraya acıma. türkiye süper ligi ha; sen süpersen bu ne anasını satıyım?

30 Nisan 2009 Perşembe

sedat balkanlı


12 yıl mücadele etmek de sana yakışırdı. yaşattığın her şey için teşekkürler. mekanın cennet olsun.

27 Nisan 2009 Pazartesi

v for vendetta


V for Vendetta - Televised Speech (Discours télévisé)
Yükleyen SlashyGuiGui


"iyi akşamlar londra. öncelikle yayını kestiğim için özür dilerim. pekçoğunuz gibi ben de evimin güvenliğinde günlük sıkıntılardan uzak televizyon başında keyif almaktan hoşlanan biriyim. geçmişte yaşanan o çok önemli olayda mücadele ederken hayatını kaybeden insanların anısına hürmeten şimdi buradayım. bu 5 kasım gününde, geçmişte yaşanan o olayın artık hiç hatırlanmadığını anladım. bu yüzden oturup biraz sohbet etmemiz iyi olacak diye düşündüm. elbette konuşmamı istemeyen kişiler de var. eminim şu anda telefonlarda emirler yağdırlıyor ve silahlı adamlar yola çıkmaya hazırlanıyor.

peki neden? çünkü konuşulmaya çalışılan yerde coplar söz alıncıya kadar sözler her zaman gücünü korumaya devam eder, gerçeklerin orataya konulduğu sözleri dinleyen herkes için büyük anlam taşıyan sözler. ve gerçek şu ki bu ülkede yolunda gitmeyen bir şeyler var. ölüm ve adeletsizlik, hoşgörüsüzlük ve baskılarla özgürlüğünüz kısıtlanıyorsa, düşünme ve konuşma hakkınız yoksa, sensörler ve çipler her hareketinizi her konuşmanızı izliyorsa burada işlerin yolunda gittiği sözlenemez.

peki bu nasıl oldu, kimi suçlayalım? evet, elbette diğerlerinden daha fazla sorumlu olan birileri mutlaka vardır ama yine de aynaya baktığınızda suçluluk duyuyorsanız gerçeği öğrenmiş olursunuz. neden yaptığınızı biliyorum, neden korktuğunuzu da; kim korkmaz ki? savaş, terör, hastalıklar, sağduyunuzu ve cesaretinizi kaybetmenize neden olacak çok değişik nedenler ortaya çıkmıştır. korku içinizi sardı ve o panik haliyle adam sutler adındaki başkana sarıldınız. size düzen ve barış vaat etti, karşılığında sessizlik ve emirlere itaat etmenizi istedi. dün gece o sessizliğie bir son verdim, dün gece bu ülkeye unuttuğu bir şeyi hatırlatmak için adliye sarayını havaya uçurdum.

400 yıl önce bu millet 5 kasımı sonsuza dek unutmamak üzere hafızalarına kazımıştı. dünyada adaletin korkusuzluğun ve özgürlüğün sadece söz olmadığını anlatacaktı; bakış açısı buydu. eğer bir şey görmüyorsanız, bu devletin suçları sizin için bir bilinmezse ve karşı çıkmıyorsanız demek ki 5 kasım'ın unutulmasına siz izin verdiniz. ama siz de benim gördüğümü görüyorsanız, benim gibi hissediyorsanız siz de benim gibi arıyorsanız o zaman yanımda olmanızı istiyorum.

bir yıl sonra bu gece parlementonun girişinde buluşalım. birlikte olup onlara 5 kasımın asla unutulmadığını ve unutulmayacağını gösterelim."

19 Nisan 2009 Pazar

neşeliymiş gibi görünen şarkılar #1



placebo - 36 degrees

we were tight, but it falls apart as silver turns to blue.
waxing with a candlelight, and burning just for you.
allocate your sentiment, and stick it in a box.
i've never been an extrovert, but i'm still breathing.

someone tried to do me ache (it's what i'm afraid of)

with hindsight, i was more than blind, lost without a clue.
thought i was getting carat gold, and what i got was you.
stuck inside the circumstances, lonely at the top.
i've always been an introverthappily bleeding.

someone tried to do me ache (it's what i'm afraid of)

4 7 2 3 9 8 5 - i gotta breathe to stay alive,
and 1 4 2 9 7 8 - feels like i'm gonna suffocate.
14 16 22 - this skin that turns to blister blue.
shoulders toes and knees, i'm 36 degrees,
shoulders toes and knees, i'm 36 degrees,
shoulders toes and knees, i'm 36 degrees,
shoulders toes and knees, i'm 36 degrees

18 Nisan 2009 Cumartesi

looking for eric

malum; blogu en az iki üç post okuyan biri rahatlıkla anlayacaktır: futbolu severim. ama benim gibi bir çok insanın aksine, juventus, milan, hatta neredeyse moda haline gelen liverpool hayranlığım yoktur. doğuştan galatasaray, çocukluğumdan beri de manchester united taraftarıyım. bana manchester united'ı sevdiren üç isim vardır: bunlar sir alex ferguson, lee sharpe ve efsanevi 7 numara (evet beckham'dan önce o formayı efsane yapanlar var) eric cantona.

her ne kadar daha sonralı stumpf, cantona'yı horoza benzetse de; bu sıradışı, gıcık, ukala ve artist futbolcuya her zaman sempati besledim.

joga bonito reklamlarından sonra cantona şimdi de bir film ile karşımıza çıkıyor. filmin adı "looking for eric". film eric adında, eric cantona hayranı bir postacının hayatında işlerin ters gitmesi sonucu, kahramanı eric cantona'dan destek alması üzerine kurulu. bir nevi içindeki kahramanı ortaya çıkartma, hayallerinin peşinden gitme hikayesi yani. ki ben bu konuların işlendiği filmlere de bayılırım.

yönetmen ken loach, senaryo paul laverty, oynayanlar steve evets ve eric cantona. 12 haziran'da vizyonda. fragmanı aşağıda.

filmin bir de tagline'ı var ki, beni benden alıyor:

"he who afraid to throw dice, will never throw a six"

parça da the coral'dan pass it on. boşuna aramayın.