15 Temmuz 2009 Çarşamba

merak etmeyin

bir ayı geçti yazmayalı. sorduğunuz için sağolun anasını satıyım. öldüm mü kaldım mı umrunuzda değil. gravdan arkadaşmışsınız hepiniz (:

neden yazmıyorum? tatilde değilim, çok niyetlendim ama henüz ölmedim, işler güçler de sorun değil.

bambaşka bir şey peşindeyim. eğer yakın zamanda gerçekleşirse, blogumun çehresini komple değiştirmek zorunda kalacağım.

bakalım, hayırlısı.

07 Haziran 2009 Pazar

keane

masstival dahilinde eylülde türkiye'ye geliyormuş.

kendileri topaç bir soliste sahip. böyle yanaklarını sıkasın geliyor adamın. şarkılarında gitar kullanmasalarda, arada bu artistliğe araya bas gitar sokarak ara verebiliyorlar. fena halde coldplay'i ya da travis'i andırdığı doğru; ama sanki farklı da gibi. insan onu da seviyor, bunu da seviyor. coldplay'le yeni tanışan her ergenin yaptığı gibi radiohead'le birilerini kıyaslamam gerekirse illa keane'i kıyaslarım.

yok lan şaka; kıyaslamam, manyak mıyım? radiohead olması için kırk fırın ekmek yemesi gerekli. gerçi coldplay'in de en az 30 fırına ihtiyacı var.

ama işte türkiye'ye gelmeleri süper. üstelik faith no more ile birlikte gelmeleri süper. eylülü iple çekiyoruz.

this is the last time desin arakadaşar; o yanaklarla radiohead olamayacaklarını siz de anlayacaksınız.

06 Haziran 2009 Cumartesi

sanırım delirdik

- bakalım bu seferki yazımızda, dandik yılmaz özdil tarzını yakalayabilecek miyiz? -

işten erken geldim eve az önce. böylece haberlere göz atma şansını yakalayabildim. büyüdükçe babama benziyorum aslında. evde, televizyona en hakim yerde konuşlanmış tekli koltuğa oturup hiç sıkılmadan haberleri seyrediyorum. hani sanki tek eksiğim, yeni yeni ingilizce öğrenmeye başlamış, arada yabancı bir kanal açıp, "ne diyorlar şimdi?" diye sorup delirteceğim bir çocuk. allah'tan işten erken çıkıp gelmişim, çünkü şunu farkettim haberleri izlerken: ben acayip normal bir adammışım birader.

ilk haber çocuğun teki hakkında; kız arkadaşının kafasını kesmiş, nerede olduğu belli değil. hani kabul; 3 csi dizisi ardından, hiç midem bulanmadan bir de dexter izleyebilen bir insanım da, kız arkadaşının kafasını kesmek nedir ya? karpuz mu dilimliyorsun arkadaşım. kimden öğrendin anasını satıyım kafa kesmeyi. bizim zamanımızda en fazla gerizekalı ergen gençler, kız arkadaşının etek giymesini yasaklardı, ne biliyim gücünün yetebildiği tek canlı olduğundan kız arkadaşına tokat falan atardı. bu ne lan.

ikinci, kendisini aşığı ile yakaladığı için öz çocuğunu sevgilisi ile ortak olup öldüren ve cesedini tarlaya atan bir anne hakkında. ilk duyduğunda durumu çözmeye çalışıyorsun;

bir anne var, kocasını aldatıyor. (olur, yani olmaması lazım da olur yani, bunu kabul ettik diyelim)
çocuğu annesini yakalıyor. (bu da tamam)
anne yakalandığı için çocuğunu öldürüp, cesedini tarlaya atıyor. (bu ne be. karı gömmekle de uğraşmıyor anasını satıyım, bildiğin kurda kuşa yem ediyor çocuğunu)
bu da yetmiyor, "oğlum kayıp" diye ağlıyor. (şaka yapıyorsam aha böyle olayım; bu kadın hapishanede oyunculuk dersi vermeli. amerika'da falan doğsa on numara film artisti olur)

acayip bir gece geçiriyorum ama bitecek gibi değil. üçüncü haber konya'dan. kadının teki komşusunun kızını alıyor, sobada diri diri yakıyor. sonra komşusuna gidiyor, kayıp kız için ağlıyor, yalandan arıyor falan. benzer bir olayı birkaç gün önce de duydum, kadın komşusunun öldürdüğü çocuğunu sandıkta saklıyordu.

son haber adana'dan geliyor. adamın teki evde oturuyor, sabahtan akşama kadar eve gireni vuruyor, gideni vuruyor. 8 tane cinayet, aynı evde, aynı silahla. bir allah'ın kulu da "yahu üst katta havai fişek mi patlatıyorlar acaba" diye merak etmiyor. ulan her gün sizin apartmanda 8 adet silah sesi mi duyuluyor anlamadım ki. "bugün apartmanda kimse ölmedi, bir terslik olmalı" diye mi gidiyorsunuz siz karakola.

bunlar bana niye ters geliyor söyleyeyim. ben 7 katlı bir apartmanda, kapısı 12 saat açık bir dairede büyüdüm. 10 yaşına kadar karşı dairenin de bizim olduğuna, komşuannne dediğim insanın bizimle birlikte aynı evde yaşadığına inandım. sabah 6:30'da sebahat komşuannemin kapısını tekmeleyerek, pınar ablamın yanına yatan bir çocuktum. ben, birinci kattaki aynur teyzenin zor geldiği için oyunun tam ortasında, zırt pırt bakkala gönderdiği, paranın üstü ile kendime sakız alan bir çocuktum. top oynamaktan kan ter içinde kalıp susadığımda "anneeeaaaa, anneeeaaaa" diye bağırdığım zaman, anneme kalmadan, buzluktan sürahiyi çıkarıp içine de biraz çeşme suyu koyup susuzluğumu gideren de aynı aynur teyzeydi. sünnet olduğumda, şehir dışından gelen akrabaları ağırlamak için birbiri ile yarışan insanların oturduğu 14 haneli bir apartmandı bizimki.

aynur teyzenin beni sobada pişirme gibi bir düşüncesi olduğu aklımın ucuna gelmezdi. yok yani eminim koşuannem de öldürüp sandığa koymazdı beni. bi işte sünnet olacağım zaman kafamı balta ile keseceklerini idda eden yekta diye bir lavuk vardı, allah'tan kısa süre kaldı apartmanda, taşındılar.

bu yüzden şaşırıyorum belki de. bu hayat bir test ise insanoğlu olarak kaldık arkadaş. daha ne testi.

- pek yılmaz özdil dandikliğinde olmadı sanırım, bir daha deneyeyim -

münevver.
hayatının baharında.
kafasını kestikler,
bir ilk baharda.

komşusunun kızını yakmış başka biri.
sobada.
delirdik milletçe anasını satıyım.

başbakan nerede?
mecliste israil'e peşkeş peşinde.

adana'da 8 ölü.
bizimki mayın derdine.

- bu sanırım yeteri kadar yılmaz özdil dandikliğinde oldu -

blog dinamikleri #4

haziran'a değişikliklerle giriyoruz. renkli gözlük, ofc, gunto's blog ve qm butterfly'a veda ettik; flying dutchman'e ve scugnizzi'ye hoşgeldin diyoruz.

03 Mayıs 2009 Pazar

o neydi lan!




real madrid - barcelona : 2 - 6


sonra gel türkiye ligi'nde maç seyret, digiturk'e verdiğin paraya acıma. türkiye süper ligi ha; sen süpersen bu ne anasını satıyım?

30 Nisan 2009 Perşembe

sedat balkanlı


12 yıl mücadele etmek de sana yakışırdı. yaşattığın her şey için teşekkürler. mekanın cennet olsun.

27 Nisan 2009 Pazartesi

v for vendetta


V for Vendetta - Televised Speech (Discours télévisé)
Yükleyen SlashyGuiGui


"iyi akşamlar londra. öncelikle yayını kestiğim için özür dilerim. pekçoğunuz gibi ben de evimin güvenliğinde günlük sıkıntılardan uzak televizyon başında keyif almaktan hoşlanan biriyim. geçmişte yaşanan o çok önemli olayda mücadele ederken hayatını kaybeden insanların anısına hürmeten şimdi buradayım. bu 5 kasım gününde, geçmişte yaşanan o olayın artık hiç hatırlanmadığını anladım. bu yüzden oturup biraz sohbet etmemiz iyi olacak diye düşündüm. elbette konuşmamı istemeyen kişiler de var. eminim şu anda telefonlarda emirler yağdırlıyor ve silahlı adamlar yola çıkmaya hazırlanıyor.

peki neden? çünkü konuşulmaya çalışılan yerde coplar söz alıncıya kadar sözler her zaman gücünü korumaya devam eder, gerçeklerin orataya konulduğu sözleri dinleyen herkes için büyük anlam taşıyan sözler. ve gerçek şu ki bu ülkede yolunda gitmeyen bir şeyler var. ölüm ve adeletsizlik, hoşgörüsüzlük ve baskılarla özgürlüğünüz kısıtlanıyorsa, düşünme ve konuşma hakkınız yoksa, sensörler ve çipler her hareketinizi her konuşmanızı izliyorsa burada işlerin yolunda gittiği sözlenemez.

peki bu nasıl oldu, kimi suçlayalım? evet, elbette diğerlerinden daha fazla sorumlu olan birileri mutlaka vardır ama yine de aynaya baktığınızda suçluluk duyuyorsanız gerçeği öğrenmiş olursunuz. neden yaptığınızı biliyorum, neden korktuğunuzu da; kim korkmaz ki? savaş, terör, hastalıklar, sağduyunuzu ve cesaretinizi kaybetmenize neden olacak çok değişik nedenler ortaya çıkmıştır. korku içinizi sardı ve o panik haliyle adam sutler adındaki başkana sarıldınız. size düzen ve barış vaat etti, karşılığında sessizlik ve emirlere itaat etmenizi istedi. dün gece o sessizliğie bir son verdim, dün gece bu ülkeye unuttuğu bir şeyi hatırlatmak için adliye sarayını havaya uçurdum.

400 yıl önce bu millet 5 kasımı sonsuza dek unutmamak üzere hafızalarına kazımıştı. dünyada adaletin korkusuzluğun ve özgürlüğün sadece söz olmadığını anlatacaktı; bakış açısı buydu. eğer bir şey görmüyorsanız, bu devletin suçları sizin için bir bilinmezse ve karşı çıkmıyorsanız demek ki 5 kasım'ın unutulmasına siz izin verdiniz. ama siz de benim gördüğümü görüyorsanız, benim gibi hissediyorsanız siz de benim gibi arıyorsanız o zaman yanımda olmanızı istiyorum.

bir yıl sonra bu gece parlementonun girişinde buluşalım. birlikte olup onlara 5 kasımın asla unutulmadığını ve unutulmayacağını gösterelim."

19 Nisan 2009 Pazar

neşeliymiş gibi görünen şarkılar #1



placebo - 36 degrees

we were tight, but it falls apart as silver turns to blue.
waxing with a candlelight, and burning just for you.
allocate your sentiment, and stick it in a box.
i've never been an extrovert, but i'm still breathing.

someone tried to do me ache (it's what i'm afraid of)

with hindsight, i was more than blind, lost without a clue.
thought i was getting carat gold, and what i got was you.
stuck inside the circumstances, lonely at the top.
i've always been an introverthappily bleeding.

someone tried to do me ache (it's what i'm afraid of)

4 7 2 3 9 8 5 - i gotta breathe to stay alive,
and 1 4 2 9 7 8 - feels like i'm gonna suffocate.
14 16 22 - this skin that turns to blister blue.
shoulders toes and knees, i'm 36 degrees,
shoulders toes and knees, i'm 36 degrees,
shoulders toes and knees, i'm 36 degrees,
shoulders toes and knees, i'm 36 degrees

18 Nisan 2009 Cumartesi

looking for eric

malum; blogu en az iki üç post okuyan biri rahatlıkla anlayacaktır: futbolu severim. ama benim gibi bir çok insanın aksine, juventus, milan, hatta neredeyse moda haline gelen liverpool hayranlığım yoktur. doğuştan galatasaray, çocukluğumdan beri de manchester united taraftarıyım. bana manchester united'ı sevdiren üç isim vardır: bunlar sir alex ferguson, lee sharpe ve efsanevi 7 numara (evet beckham'dan önce o formayı efsane yapanlar var) eric cantona.

her ne kadar daha sonralı stumpf, cantona'yı horoza benzetse de; bu sıradışı, gıcık, ukala ve artist futbolcuya her zaman sempati besledim.

joga bonito reklamlarından sonra cantona şimdi de bir film ile karşımıza çıkıyor. filmin adı "looking for eric". film eric adında, eric cantona hayranı bir postacının hayatında işlerin ters gitmesi sonucu, kahramanı eric cantona'dan destek alması üzerine kurulu. bir nevi içindeki kahramanı ortaya çıkartma, hayallerinin peşinden gitme hikayesi yani. ki ben bu konuların işlendiği filmlere de bayılırım.

yönetmen ken loach, senaryo paul laverty, oynayanlar steve evets ve eric cantona. 12 haziran'da vizyonda. fragmanı aşağıda.

filmin bir de tagline'ı var ki, beni benden alıyor:

"he who afraid to throw dice, will never throw a six"

parça da the coral'dan pass it on. boşuna aramayın.

15 Nisan 2009 Çarşamba

kızılderili adım (mim)

uzun zaman oluyor mim'i okuyalı, fakat yazmak bugüne kısmetmiş. prettyinpink göndermiş mim'i. kendisine teşekkür ediyor, konuya geçiyoruz:

1. kendinize en uyan kızılderili adı ne olabilir?

öncelikle tekirdağ'ın kurtuluşundan bir gün sonra doğduğum için böyle günlerde default olarak gelen "kurtuluş" adını bir günle ıskalamış bir insan evladı olarak anneme dişini bir gün daha sıktığı için minnettarım. daha önce iki tane ölü doğum yapan 20 yaşında bir kadın olarak, kendisinin zannediyorum ki en son derdi, muhtemelen doğurduğu gibi yine mezara göndereceği bir çocuğun ismidir. bahislerin ve benden önceki ablalarımın aksine 4-5 günlük olup, sorunsuz bir şekilde altıma sıçıp, kusabildiğim, kucağına alanın üstüne işeyebildiğim görüldükten sonra rahmetli babaannem, anneme adımı murat emre koyduğunu şu sözlerle söylemiş; "allah emretti, muradımıza erdik, murat emre koydum". belki de bu sebepten çok severim adımı.

kardeşimde ise bu süreç bir çok nesildaşımın acısını çektiği gibi, "dedesinin adını (mersin) koyalım, göbek adı da abisi ile uyuşsun (ümit)" modasına uyularak nispeten sancısız atlatıldı.

sonraları kendime bir çok nick seçtim. bunlardan ilki streetfighter'ın da etkisi ile vega oldu. internetin de hayatıma girmesi ile icq'da önceleri tasarımlarını çok beğendiğim pininfarina'nın adını nick olarak kullandım; sonraları da asla değiştirmeyi düşünmediğim guybrush threepwood'u belirledim.

guybrush'tan sadece world of warcraft'ta vazgeçtim. ilk karakterim olan night elf priest'e elfçe "wish", türkçe "murad" anlamına gelen natirm adını koydum. yarattığım yeni karakterler ile yaratıcılığım ters orantıda olunca name generatorları kullanmaya başladım. gerçi çok tatminkar sonuçlar alamadım, zira elvish name generator'lardan birine göre elfçe adımın karşılığı aerandir táralóm. laylaylom tarzı isme sahip olan bir elften kimsenin korkacağını sanmıyorum.

işte bu mim'in ilk sorusu ile karşılaşınca, bu kez yaratıcılığımla doğru orantılı olarak aklıma hiçbir şey gelmedi. hemen google'ı kullanarak bir kızılderili adı generator'u buldum; çıkan sonuç yine tatminkar değil: zümrüt şeytan.

elbette mim'de beklenilen tarzda bir isim değil, o yüzden; "korsan olmayı hayal eden swarovski zümrüt taşları ile süslü demir pençesi olan kocakafalı" dersem hem generatoru üzmemiş, hem vega'yı yâd etmiş, hem guybrush'a ihanet etmemiş hem de fiziksel özelliğimi tam manası ile yansıtmış olurum.
ikinci soruya gelirsek;

2. sizinle özdeşleşen, size en yakın hayvan hangisidir? neden bunu seçtiniz?

şimdi bu soru zor. niye zor? çünkü ben hayvanları pek sevmem. yani hayvanseverimdir elbette de kendilerinden direkt olarak hoşlanmam. örneğin bazıları için muhteşem bir canlı olan kuşlar benim için ölüm sebebidir, zira ornitofobik olduğumu daha önceki postlardan birinde belirtmiştim.

kedilerden de pek hoşlanmam. onlara karşı bir fobi beslememe rağmen, asla birine dokunmam, yanımda bulunmalarından rahatsız olurum. köpekler pek öyle değil ama; köpek severim, oynarım. illa birini seç deseler köpek seçerim beslemek için. o noktada da köpekte problem var. tanıştığım tüm köpekler benden nefret ediyordu.

fakat işte özdeşleşen hayvan dedin mi iş değişiyor. sanırım bu sorunun cevabı fil olacak. filler sanılanın aksine hiçbir zaman evcilleştirilememiş hayvanlardır; günde ortalama 2 saat uyurlar; yapılan kötülükleri ve iyilikleri asla unutmazlar, çok kincidirler; üstelik filler öldükten sonra bile ayakta kalabilen tek canlıdır. tüm bu bilgilere bir de son zamanlarda aldığım kilolar da eklenince, sorunun doğru cevabı fil olmalı.

fakat soru, "hangi hayvan olmak isterdiniz?" diye sorulmuş olsaydı hiç tereddütsüz koala derdim. ömrümü ormanda bir ağacın tepesinde bütün gün okaliptus yaprağı yiyerek, kafa bir dünya geçirmek çok cazip geliyor şu an.

unutkan edit: mim'i paslamak gerekiyor sanırım; bu sebepten yonca'ya ve geceyazankedi'ye verdim pası; kolay gelsin.